KKTC’nin Dünyadaki Özelleştirme Uygulamalarından Çıkaracağı Dersler ve Alternatifler(i)
Bülent Evre
Özelleştirme güzelleştirme midir? Buna taraftar olan politikacıların özelleştirmeye yaptıkları güzellemelerin estetize ve rasyonalize ediliş biçimlerine kapılmadan, Dünyanın dört bir tarafında gerçekleştirilen özelleştirme uygulamalarına sadece bir göz atmak bile tablonun pek parlak olmadığını görmemize yeter. Öncelikle Batı Avrupa ve ABD’de 1980’li yıllarda başlayıp daha sonra birçok ülkede uygulama alanı bulan özelleştirme politikasını değerlendirebilmek için artık elimizde yeterince veri bulunmaktadır. Fakat ilginç olan, ülkemizdeki siyasal iktidarın, gündemine koyduğu özelleştirmeyi sosyal diyaloğa tevessül etmeden ve dünyadaki olumsuz etkilerini dikkate almadan gerçekleştirmeye çalışmasıdır. Hükümetin, özelleştirme yasasını kendi başına yapmaya giriştiği ve hazırlanacak yasanın uygulanabileceğini murat ettiği söylenmelidir. Bu çerçevede UBP Hükümetinin kamu maliyesinde yaşanan sıkıntıları gidermek için Ercan Havalimanı, Telefon Dairesi ve Elektrik kurumu başta olmak üzere kamuya ait varlıkların özelleştirme yoluyla satılmasını ve bundan elde edilecek gelirle bütçe açıklarını kapatmayı umduğunu anlıyoruz. Oysa özelleştirme sadece ekonomik veya mali değil, toplumsal, kültürel ve siyasal boyutları da olan bir meseledir.
Özelleştirmenin İdeolojik Boyutu
Özelleştirmenin son çeyrek yüzyıldan bu yana bir trend olarak hegemonik bir söylem ve eylem biçimine dönüşmesi, kamusal tartışmalarda onu neredeyse “doğal”laştırmakta ve bu yönüyle, arkasındaki ideolojik dürtü perdelenerek, adeta her yerde ve her zaman geçerli bir teknik düzenleme muamelesi görmektedir. Özelleştirme politikası öncelikle ABD’de Başkan Ronald Reagan ve İngiltere’de Başbakan Margaret Thatcher tarafından 1980’li yılların başında tüm hızıyla uygulamaya konmuştur. Söz konusu ülkelerdeki yönetimlerin ortak özelliği muhafazakar sağ ideolojinin, adını koyarsak, neoliberalizmin dünyadaki sözcülüğünü ve siyasal pazarlamasını yapmalarıydı. Nitekim bu politika Washington Konsensüsü adı altında bir dizi neoliberal politikayla birlikte 1990’lı yıllar boyunca ABD ile IMF ve Dünya Bankası gibi uluslararası finans kuruluşlarınca, gelişmekte olan ülkelerin önüne acil bir ekonomik paket olarak empoze edilmiştir. Ülkemizde ise bu politikalar özellikle Türkiye aracılığıyla, Özal hükümeti döneminde başlayıp AKP iktidarıyla devam eden ekonomik paketler silsilesi üzerinden uygulanmaya çalışılmaktadır. Batıda ortaya çıkan özelleştirme politikası, esas itibarıyla neoliberal ideolojinin öngördüğü bir devlet anlayışına karşılık gelmektedir. Bu anlayışa göre özelleştirme yanında, sübvansiyonlar azaltılarak, gümrük korumaları indirilerek ve deregülasyon gibi özünde sermaye sınıfına hizmet eden politikalarla devlet küçültülmekte ve neredeyse sadece güvenlik ve altyapı yatırımlarıyla meşgul olan bir aygıta indirgenmektedir. 1976 yılındaki parti programında kendisini “milliyetçi” olarak tanımlayan UBP, dünyadaki hegemonik trende uyarak artık kendisini “liberal” olarak konumlandırmaktadır. UBP’nin siyasal ve ekonomik liberalizmi tartışma götürmekle birlikte, bir an için neoliberalizme denk düşen özelleştirme politikasını katıksız uyguladığını düşünelim! Mevcut koşullarda, yani dünyaya entegre olmamış, global piyasayla bütünleşmemiş, ihracat yapma imkanları minimize edilmiş, üretim girdilerini yüksek olduğu ve bunun gibi bir dizi yaşamsal sorunun önümüzde durduğu bir ülkede devleti küçültmenin nasıl bir mantığı olabilir? Dünyadaki özelleştirme taraftarlarının en önemli argümanı, özel sektörün kamu sektöründen çok daha etkin ve verimli olduğudur. Fakat toplumsal maliyetlerin hesaba katılmadığı bir özelleştirme girişiminde ortaya çıkacak olan huzursuzluk karşısında etkinlik ve verimlilik tali unsurlar olarak kalmaktadır. Dahası, KKTC devletinin küçültülmesi, devletin birçok asli fonksiyonunu ve devlet olma kapasitesini de yitirmesi tehlikesini beraberinde getirmektedir. Nitekim ABD Dışişleri Bakanlığında da danışmanlık yapmış olan ünlü düşünür Francis Fukuyama kendisi de neoliberal olmasına rağmen, Devlet İnşası adlı eserinde Batı dışındaki birçok ülkedeki özelleştirme uygulamalarının devleti küçültmenin yanında devleti zayıflattığını ve kapasitesini zaafiyete uğrattığını itiraf etmiştir. Böyle bir durumda zaten uluslararası tanınmışlığı olmayan bir devlet olarak KKTC, asli fonksiyonlarını yitirdiği takdirde, kendi yurttaşları nezdindeki meşruiyetini de yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktır. İronik olan, KKTC olgusuna sadakat duyan sağ cenahın devlet kurumlarını satmaya teşne olması, KKTC’yi simgesel düzeyde olmasa da olası bir federal çözüme daha ziyade kurumsal olarak katkı sağlayacak olan bir yönetim mekanizması olarak algılama eğiliminde olan sol kesimin ise kamu kurum ve kuruluşlarının satılmasına karşı çıkmasıdır.
Dünyadaki Uygulamalar
Özelleştirmenin ideolojik boyutunu bir tarafa bırakarak, uygulandığı ülkelerdeki sonuçlarına baktığımızda birtakım başarılı örnekler olmakla birlikte, ciddi sorunları da beraberinde getirdiğini görüyoruz. Özelleştirme, iddia edildiği gibi her zaman, her yerde başarılı sonuçlar doğurmamaktadır. Örneğin İngiltere’deki demir yollarının tamamen özelleştirilmesinin yarattığı büyük başarısızlık, hükümetin yeniden kamulaştırma yapmasına yol açmıştır. Japonya’da altyapının kamuda kalması ve sadece hizmetin özelleştirilmesi ise başarılı bir sonuç yaratmıştır. Latin Amerika’da telekomünikasyonun özelleştirilmesi Meksika’da olumlu sonuçlar yaratırken, Arjantin’de kötü sonuçlar doğurmuştur. Bu alanda yapılan birçok çalışmanın da ortaya koyduğu gibi özelleştirme, özelleştirmeden yana olanların iddia ettikleri gibi kaçınılmaz olarak verimlilik yaratmamaktadır; bazı özelleştirmeler özellikle küçük firmalar için daha çok maliyetli olabilmekte ve kamu kurumlarından daha az verimli olabilmektedir. Özelleştirmenin istihdam üzerinde de olumsuz etkileri olmaktadır. Özelleştirmenin yapıldığı kuruluşlarda emek talebi azalmakta ve ortaya yeni işsizler kitlesi çıkmaktadır. Kamu sektörünün en büyük işveren olduğu gelişmekte olan ülkelerde, özelleştirme sonucunda iş kayıplarının ve bununla bağlantılı toplumsal sorunların ortaya çıktığı gözlenmektedir. Özellikle Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinde ve diğer gelişmekte olan ülkelerde gerçekleştirilen özelleştirmenin sosyal maliyeti tahmin edilenin üzerinde olmuştur. “Ülkemizde özelleştirilmesi düşünülen kurumlarda çalışanların iş güvencesi sağlanabilecek mi? Eğer belli ve sınırlı sayıda tutulacaksa, geriye kalanlar istihdam imkanlarına sahip olabilecekler mi?” gibi bir dizi yaşamsal sorunun yanıtları öncelikle siyasal iktidar tarafından düşünülmüş olması gerekir(di). Ayrıca devlet tekelinin olduğu ülkelerde gerçekleştirilen özelleştirmelerde, genellikle devlet tekeli yerini bir başka özel tekele bırakmıştır. KKTC’de özelleştirilmesi hedeflenen su ve elektrik gibi kamusal hizmetlerin, özel sektöre devredilmesinin özel tekel yaratacağı gayet açıktır. Üstelik bu durum fiyatların yükselmesine de yol açabilmektedir. Birçok ülkede insanlar ucuz ulaşım, su ve enerji imkanlarına sahipken, özelleştirme sonrası dönemde özel firmalar daha çok kar yapma güdüsüyle kamu hizmetlerindeki fiyatların yükselmesine ve toplumun özellikle yoksul kesimleri arasında sıkıntıya neden olmuşlardır. Ülkemizdeki su, elektrik gibi altyapı hizmetlerinin halihazırdaki fiyatlarının yüksekliği ortadayken, muhtemel bir özelleştirme sonrasında fiyatların ne düzeye geleceğini tahmin etmek için müneccim olmaya gerek yoktur. Özelleştirme yapılan ülkelerdeki birçok durumda, maliyet faydayı aşmıştır. Fayda ancak kısa vadeli beklentileri karşılamıştır. UBP Hükümeti kamu hizmetlerini özele devrederek bütçe açıklarını kapatmayı düşünebilir; fakat bunun da bir garantisi yoktur. Örneğin Latin Amerika ülkelerindeki deneyimler, özelleştirmeden elde edilen gelirin, mali açıkların azaltılmasında çok az payı olduğunu göstermektedir. Hükümet mali açıkları kapatsa dahi, bunun kısa vadeli bir fayda sağlayacağı açıktır. Zira yönetim zihniyeti değişmediği takdirde, özelleştirmeden elde edilecek kaynaklar da daha fazla destek karşılığında partizanca ve popülist yaklaşımla dağıtılarak heba edilebilecektir. Özelleştirmeyi savunanların diğer bir iddiası da maliyetlerin düşeceği ve daha kaliteli bir hizmetin sunulacağı varsayımıdır. Fakat bu varsayımın da pratikte pek doğrulanmadığı anlaşılmaktadır: Özel sektör daha düşük maliyetle daha çok kar yapmak isteyeceğinden dolayı, kamu hizmetinin kaliteli olacağının hiçbir garantisi yoktur. Özel sektör tarafından “kalite” adına sunulan şey, görüntünün ve göstermeliğin ötesine geçememektedir. Ayrıca birçok yerde gözlemlendiği gibi, özelleştirme sürecinde çoğu zaman hükümetlerde daha çok hile ve yolsuzluk, kamu kaynaklarının kötüye kullanılması ve sorumsuzluk gibi sorunlar baş gösterebilmektedir.
Özelleştirmeye Alternatif(ler)
Özelleştirme politikasının sonucunda ortaya çıkan ve çeşitli ülke deneyimleriyle de sabit olan sıkıntıları hesaba katarak, özelleştirmeye alternatif yaklaşımların geliştirilmesi gerektiği açıktır. Özelleştirme, kamu işlerinin yürütülmesindeki yaklaşımlardan sadece birisidir. Bununla birlikte özelleştirmenin alternatifi, bürokratik ve hantal devletçi yaklaşım değildir kuşkusuz. Öte yandan neoliberal politikaların yukarıdan aşağıya gelişmekte olan ülkelere dayatılmasının yanlışlığını G20 ülkeleri, 2010 yılında gerçekleştirilen Seul Zirvesinde lâfzen de olsa itiraf etmişlerdir. Bugün Dünyada özelleştirmeye alternatif olabilecek diğer yaklaşımlar da tartışılmaktadır. Bunlardan bazıları şöyle: Özelleştirmeye bir alternatif, kooperatiflerin geliştirilmesidir. Kooperatifler kendi kendini yöneten örgütler olarak kar peşinde koşabilirler, fakat temel amaçları kendi paydaşlarının ortak çıkarlarına hizmet etmektir. Örneğin Latin Amerika ve Afrika’da bu alanda başarılı örnekler ortaya çıkmış ve büyük şirketlere rakip olmuşlardır. Ülkemizdeki kooperatifçiliğin uzun bir geçmişi ve bu konuda belli bilgi birikiminin olduğu düşünülürse, bunun yeniden canlandırılması isabetli olabilir. Diğer bir alternatif, hizmetlerin dağıtımında, kamu ve özel sektör ortaklığının tesis edilmesidir. Bu ulaşım, eğitim ve sağlık hizmetlerinde gerçekleştirilebilir. Yerli özel girişimlere öncelik verilmesi de önemlidir. Zira ülkemizdeki ticaret erbabı henüz dış dünyayla rekabet edecek güce ve sermaye birikimine sahip değildir. Özellikle telekomünikasyon ve ulaşım alanında özel-kamu ortaklığına dayalı birçok başarılı örnek bulunmaktadır. Nitekim ülkemizde son kurulan hava yolları şirketi, bu anlayışın bir örneğini sunmaktadır. Söz konusu şirketin başarılı olması, bundan sonraki özel-kamu ortaklıklarına da emsal oluşturabilecektir. Son olarak özerkleştirme de özelleştirmeye bir alternatif olabilir. Fakat siyasal müdahalelerden özerk olmak kendi başına yeterli değildir. Kamu işletmelerinin örgütsel yapılarını özellikle esneklik, şeffaflık ve hesap verebilirlik ışığında reforma tabi tutmak da gereklidir.
Kaynak: Gaile Dergisi